SDD-B-ATESILYAS

Dünya nereye gidiyor?

Savaşların gerekçesi ne olursa olsun amasız, fakatsız karşı çıkılması gerektiğini, her savaşta siyasi, askeri, ekonomik elitlerin hayatları aynen sürerken kaybedenlerin hep insanlık ve coğrafya olduğunu düşünenlerdenim. Amacım Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının askeri, siyasi analizini yapmak değil. Daha geniş bir perspektiften dünyaya bakmak.

Son 30 yılda Türkiye etrafı coğrafyada yaşanan savaşları hatırlayalım. Balkanlar’da Yugoslavya iç savaşı, dağılışı, ardından Bosna ve Kosova savaşları, Kafkaslar’da Rusya-Çeçen, Rusya-Abhazya, Rusya-Ukrayna, Azerbaycan-Ermenistan savaşları, Doğu’da Afganistan, Orta Doğu ve Müslüman coğrafyada İsrail-Filistin, Körfez savaşları, Libya, Suriye, Irak, Yemen iç savaşları. Bunların bir kısmı da sona ermiş değil, neredeyse periyodik olarak tekrarlanıyor.

Dünya bunalımda. Türkiye’nin etrafı da barut fıçısı. Avrupa derin bir krizde. Orta Doğu savaşta. Balkanlar ve Kafkaslar için için kaynıyor. Dünya aslında siyasi, ekonomik, kültürel yeni bir bölüşüm kavgası veriyor. Bu kavgada taraflar arasında seçim yapmak yerine, demokrasi, insan hakları, toplumsal ve küresel barış, bilim ve sanat, merhamet, vicdan ve iyilikten yana olmak gerek.

Ama hikaye daha büyük bence. 1970-1990 arası büyük bir dönüşüm yaşadı insanlık. İletişim, bilişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişmeler küreselleşmeyi körükledi. Ulus-devletlerin düzenleyici güçleri zayıfladı. Batı ile Sovyet bloku arasındaki soğuk savaş bitti. Yerellik, katılımcılık, demokrasi, haklar ve özgürlükler daha çok konuşuluyordu o yıllarda. Dünya daha bir umutluydu.

Ama bilgi toplumu çağı olacak denilen milenyumla beraber bir şeylerin ters gitmeye başladığı görüldü. Ulus-devletler zayıfladıkça, uluslar üstü organizasyonların, zirvelerin küresel sorunları çözmeye yetmediği anlaşıldı. Ekonominin küreselleşmesi, gelir dağılımındaki adaletsizlikleri, yoksulluğu, çevre sorunlarını yalnız artırmadı aynı zamanda daha görünür kıldı.

Bilgi toplumu denilen yeni çağın gerektirdiği kurumlar, kurallar, üretim ve tüketim biçimleri geliştirilemedi. Bütün bu olamayışlar, geciken dönüşümler ulus-devletlere tarih sahnesine dönme fırsatı verdi. Ancak ulus-devletler meşruiyetlerini ve toplumsal desteğini geliştirdikleri yeni vizyonlardan değil, toplumlarının belirsizlikten kaçış ihtiyacından ve güvenlik arayışından alıyor. Bu nedenle de korkuyu, belirsizliği ötekiler üzerinden cisimleştiren popülist politikalar üretiyorlar. Güvenlik talebi ulus devleti, ulus devlet şovenliğini besliyor. Şovenlik de popülist liderleri ve korku siyasetlerini güçlendiriyor.

Yaşanan gerilimde, ekonomik, toplumsal, siyasal ve sınıfsal krizlerin yanı sıra, kültürel etmenlerin payı var. Dolayısıyla ortaya çıkan sonuçlar da ekonomik, toplumsal, siyasal ve sınıfsal olduğu kadar kültürel nitelik taşıyor. Bu nedenle tüm dünya bir “küresel ara buzul dönem” yaşıyor. Pandemi ve küresel ekonomik buhran toplumlarda, ülkelerde, devletlerde yeni bir dengelenme ihtiyacı üretir mi acaba derken şimdi Ukrayna’nın işgali girişimiyle yeni bir etap başladı galiba.

Soğuk savaş bitti derken siyasal ve ekonomik yeni küresel güç kavgaları yaşanıyor uzun süredir. Geleneksel rolüne dönmüş ulus devletlerin ve popülist liderlerin ürettiği yeni bir küresel bölüşüm kavgası, savaşları yaşıyorduk bir süredir. Bu bölüşüm savaşları Afrika’da, Asya’da, Orta Doğu’da, Güney Amerika’da epeydir yaşanıyordu. Küresel büyüklerin çevredeki tahkimatları bitti ve şimdi asıl sahne başlıyor Avrupa’nın göbeğinde.

Rusya yeniden sahnede, siyasi egemenlik bölüşümü kavgası yükseliyor

1. Dünya Savaşı’nın ardından oluşan iki kutuplu dünya ve Soğuk Savaş yılları gençlik dönemlerimizi belirledi. ABD öncülüğündeki NATO ile SSCB öncülüğündeki Varşova Paktı silahlanma yarışının iki temel ekseniydi. Uzay dâhil dünyanın her bir coğrafyası, her bir meselesi iki süper gücün egemenlik kavgasının zeminiydi. Derken SSCB dağıldı ve Berlin Duvarı yıkıldı. Tarihin sonu geldi denildi, ABD tek süper güç, kapitalist ekonomik sistem tek geçerli sistem olacaktı artık.

Fakat tarih öyle akmadı. Avrupa Birliği ve NATO, dağılan Doğu Bloku’nun Avrupa’daki ülkelerini hemen üye yaparak içine alırken, Rusya’nın bir kez daha dirilemeyeceğini düşünüyorlardı. Oysa Rusya, Berlin Duvarı’nın yıkılışından otuz yıl sonra bir kez daha sahne aldı. Bu kez kuralları aşağı yukarı belli bloklar ve paktlar da yoktu üstelik. Ukrayna’yı askeri güçle işgal eden, Kırım’ı bir gecede ilhak eden, Suriye’de tüm İslam coğrafyasını etkileyecek hamleleri yapan Rusya’nın hiç de bitmediği yıllar sonra nihayet anlaşıldı. Doğu Bloku dağıldıktan sonra ABD’nin becerebildiklerine ve beceremediklerine bakmak, dolayısıyla ABD’nin bu sürece katkısını ihmal etmemek gerekiyor. Her şeyden önce ABD’nin tek kutuplu dünyayı yönetme kapasitesinin yeterli olmadığını, dünyayı tek başına ve eski askeri yöntemlerle yönetme siyasetinin ürettiği felaketleri Irak’da, Afganistan’da, Suriye’de gördük.

Sonuçta bugün ABD ve Rusya arasındaki siyasi egemenlik alanını yeniden bölüşme kavgası, yeni bir dengeyi gerekli kılıyor. Bu dengenin nasıl oluşacağını henüz bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, bu dengenin eskisi gibi net coğrafi sınırlarla belirlenemeyeceği. Üstelik bu kez ana aktörler ABD ve Rusya’dan ibaret değil. Avrupa Birliği ve Çin gibi aktörler de yeni dengeyi oluşturma sürecinde en az onlar kadar söz sahibi olacaklar. Buna bir de bu dört aktörün dışında, kenarında kalan ülkeleri eklediğimizde denklem iyice karmaşıklaşıyor. Şimdilik bu denklemin ortaya koyduğu soruların hiçbirine, kimse cevap veremiyor.

Üretim Çin’e ve Asya’ya kayıyor, ekonomik egemenlik kavgası büyüyor

Önümüzdeki on yılda Çin dünyanın en büyük ekonomik gücü olacak. Çin’in büyümesinin yalnızca ekonomik güç tanımı içinde kalacağını varsaymak gerçekçi değil. Yalnızca İpek Yolu Projesi’nin haritasına bakıldığında bile Çin’in nasıl bir vizyona sahip olduğu anlaşılır.

Hatta yalnızca Çin değil, başta Hindistan olmak üzere Asya ülkelerinin, hatta Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerin de üretim kapasiteleri ve ekonomik büyüklükleriyle önemli birer ağırlık merkezi oluşturmaya aday oldukları bir süreç bu.

Sorun tam bu noktada belirginleşiyor. Yirminci yüzyılın küresel ekonomik kuralları ve kurumları Batı ekonomilerinin ağırlıklarına göre tasarlanmış ve oluşturulmuştu. Şimdi petrol başta olmak üzere hammadde kaynaklarından, ekonomik etki alanını çerçeveleyecek coğrafyaların tanımlanmasına, kredi derecelendirme kuruluşlarından Dünya Bankası ve IMF gibi küresel kurumların yönetimine kadar bir dizi alanda yeni bir denge tanımlanmak zorunda.

11 Eylül saldırıları, Batı ile Müslüman coğrafya arasındaki ilişkilerde din unsurunu hiçbir zaman olmadığı kadar ön plana çıkardı.

11 Eylül Batı’da ırkçılık, ayrımcılık, nefret söylemi, İslamofobi gibi bir dizi toplumsal dinamiği, Müslüman coğrafyada da karşı öfkeyi tetikledi. Siyasal İslamcı hareketler, geleneksel Batı düşmanlığı zihniyetini, dillerini, yöntemlerini güçlendirdi.

Irak’ın işgalinden seneler sonra Arap Baharı ve Suriye’de yenilik arzusunun iç savaşa dönüştüğü süreç, nicedir yaşanmakta olan çağ değişiminin yeni kavşaklarıydı.

Değişim ve dönüşümden kaçarak yeni dengeleri oluşturmak mümkün değil

Küresel süreçlerin bugün geldiği nokta değişimden kaçmak şeklinde özetlenebilir. Hızlanan hayatın yeni ritminden korkan insanlık değişime direndi. Geleceği, hayatın değişen dinamikleri üzerinden değil, ulus-devletlerin konfor alanları içinden inşa etmeye çalıştı. Ulus devletler popülist ve otoriter liderlerin eline geçti, onlar da yeni bir küresel bölüşüm savaşını seçti.

Öte yandan hemen herkes, bu durumun sürdürülebilir olmadığını biliyor. Yeni denge ve küresel barış senaryoları yok, yeninin hangi ilkelere göre kurulması gerektiği tartışmaları yok, bunlardan beslenen siyasi hareketler de yok. Karmaşa bir süre daha devam edecek. Diyelim ki uluslararası dengeler içinde bazı uzlaşmalar yapıldı, bu uzlaşmalar sürdürülebilir mi? Hayır. Çünkü geleceğe ilişkin bir denge, geleneksel güçler arasında ve geleneksel yöntemlerle kurulan uzlaşmalarla sağlanamaz.

Geleceği kuracak dengenin, hayatın ritmini ve karmaşasını kapsayacak aktörlerle kurulması gerekir. Çağ değişimi dediğimiz şey de ihtiyacımız olan da tam bu.

28 Şubat mutabakatının anlamını eksik okumak…

Benim gördüğüm hem ulusal hem küresel ölçekte yeni bir muhalefet anlayışına, tarzına ve örgütlenmesine ihtiyaç var. Meseleleri aktörler, geleneksel pozisyonlar üzerinden değil demokrasi, insan hakları, toplumsal barış çerçevesinden, yeşil ve kadın hareketlerinden beslenen, ülke için de dünya için de yoksulluğu ve adaletsizliği bitirmeyi hedefleyen, havaya suya toprağa saygılı yeni bir siyaset gerekiyor.

Altı partinin 28 Şubat mutabakatı bu denli derinlikli, kapsayıcı değilse de ilkeleri ve hedefleri öne koyan bir anlayışla hazırlanmış. Kamuoyundaki yankılarına bakıldığında birkaç nokta öne çıkıyor. İktidar yandaşları mutabakatı görmezden gelmeye ve meseleyi aktörlere sıkıştırmaya çalışıyor. İktidar bakımından bu tavır anlaşılabilir. İktidara muhalif kesimlerde ise iki ana eleştiri var. Birincisi altı partinin kimlikleri ve o masada HDP’nin olmamasından beslenen eleştiriler. Bu eleştirilerin haklı bir yanı da var. Eğer toplumsal yaşamda varlıkları yok sayılamaz kimliklerin kaçınılmaz bir aradalığının siyaseti inşa edilecekse Kürtler ve partileri olan HDP’nin yok sayıldığını ima eden her büyük muhalefet hareketi eksik olacaktır kuşkusuz. Mutabakatın referans ve hedefleriyle Kürtler ve Kürt meselesinin farkında olunduğu ima ediliyor. Etkileşim, ilişki ve diyalog kanalları açık ve çalışır olduğu sürece, zamanın bu değişikliği sağlayıp sağlayamayacağını göreceğiz. İkinci türden eleştiriler ise bir zihni karışıklıktan besleniyor. Atatürk’e referans, laiklik vurgusunun, anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmeyeceği taahhüdünün olmadığı üzerinden niyet okumalar yapılıyor. Kılıçdaroğlu ve Akşener’in son iki haftadaki Meclis grup konuşmalarına bakınca bile bu niyet okumalarının sorunlu olduğunu görebiliriz.

Ama bu tepkilerin bir kısmının da seküler milliyetçilerin, devletçi bakışların ve özü itibariyle de farklılıkların birlikteliğini değil yine kendi tanımlarınca makbul vatandaşların iktidarını savunan kimlik siyasetinden beslendiğini görüyoruz.

Benzer tepkiler Kılıçdaroğlu’nun helalleşme söyleminde de yaşanmıştı. O söyleme itirazlar da bir zihni karışılıktan kaynaklanıyordu. Kılıçdaroğlu suçlulara af vaat etmiyor. Toplumsal, duygusal ve zihni bir helalleşmeden, birbirlerinin acısını ve duyarlılıklarını içselleştirmekten, saygılı davranmaktan söz ediyor. Madımak’ın ya da Roboski’nin faillerini mahkemelerde yargılanmasından vazgeçmek değil söylediği şey. Suç ile zihniyeti ayırarak, zihniyetle siyaset zemininde mücadeleden ve barışmaktan söz ediyor. Suçların ve suçluların yargılanmamasını kim söyleyebilir ki.

28 Şubat mutabakatının eksikliklerine karşın siyasette önemli bir eşiğin geçilmesi anlamına geldiğini düşünüyorum ben. Ama gidilecek daha çok yol, örülecek daha çok güven ve daha önemlisi bu mutabakatın toplumsallaştırılması için yapılacak çok şey olduğunu da vurgulamak gerek.

 

Bekir Ağırdır’ın bu yazısı, Oksijen gazetesinden alındı

Yorum yapın